Sûre Açıklaması
Şu'ara Suresi (Arapça: سورة الشعراء, Sūretu'ş Şuarā'a) Kur'an'ın 26. suresidir. Mekke döneminde indirildiğine inanılan 227 ayetten oluşur. Sure, adını 224. ayette geçen ve şairler anlamına gelen “eş-Şu’ara” kelimesinden almıştır.

Mekki
şairler
26
227
1322
5517
Sesli Süre Dinleme
Şu’arâ

طسم

 Şu’arâ / 1 -

 Diyanet Vakfi = Tâ. Sîn. Mîm.


تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ

 Şu’arâ / 2 -

 Diyanet Vakfi = Bunlar, apaçık Kitab'ın âyetleridir.


لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَّفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 3 -

 Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!


إِن نَّشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِم مِّن السَّمَاء آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ

 Şu’arâ / 4 -

 Diyanet Vakfi = Biz dilesek, onların üzerine gökten bir mucize indiririz de, ona boyunları eğilip kalır.


وَمَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مِّنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ

 Şu’arâ / 5 -

 Diyanet Vakfi = Kendilerine, o çok esirgeyici Allah'tan hiçbir yeni öğüt gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.


فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ أَنبَاء مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُون

 Şu’arâ / 6 -

 Diyanet Vakfi = Üstelik (ona) «yalandır» derler; fakat alay edip durdukları şeylerin haberleri yakında onlara gelecektir.


أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ

 Şu’arâ / 7 -

 Diyanet Vakfi = Yeryüzüne bir bakmazlar mı! Orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirdik.


إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 8 -

 Diyanet Vakfi = Şüphesiz bunlarda (Allah'ın kudretine) bir nişâne vardır; ama çoğu iman etmezler.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 9 -

 Diyanet Vakfi = Şüphe yok ki Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.


وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسَى أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

 Şu’arâ / 10 -

 Diyanet Vakfi = (10-11) Hani Rabbin Musa'ya: O zalimler güruhuna, Firavun'un kavmine git. Hâla (başlarına gelecekten) sakınmayacaklar mı onlar? diye seslenmişti.


قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلَا يَتَّقُونَ

 Şu’arâ / 11 -

 Diyanet Vakfi = (10-11) Hani Rabbin Musa'ya: O zalimler güruhuna, Firavun'un kavmine git. Hâla (başlarına gelecekten) sakınmayacaklar mı onlar? diye seslenmişti.


قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ

 Şu’arâ / 12 -

 Diyanet Vakfi = Musa şöyle dedi: Rabbim! Doğrusu, beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum.


وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنطَلِقُ لِسَانِي فَأَرْسِلْ إِلَى هَارُونَ

 Şu’arâ / 13 -

 Diyanet Vakfi = (Bu durumda) içim daralır, dilim dönmez; onun için Harun'a da elçilik ver.


وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنبٌ فَأَخَافُ أَن يَقْتُلُونِ

 Şu’arâ / 14 -

 Diyanet Vakfi = Onların bana isnad ettikleri bir suç da var. Bundan ötürü beni öldürmelerinden korkuyorum.


قَالَ كَلَّا فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا إِنَّا مَعَكُم مُّسْتَمِعُونَ

 Şu’arâ / 15 -

 Diyanet Vakfi = Allah buyurdu: Hayır (seni asla öldüremezler)! İkiniz mucizelerimizle gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz.


فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 16 -

 Diyanet Vakfi = Haydi Firavun'a gidip deyin ki: Gerçekten biz, âlemlerin Rabbi'nin elçisiyiz;


أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ

 Şu’arâ / 17 -

 Diyanet Vakfi = İsrailoğullarını bizimle beraber gönder.


قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ

 Şu’arâ / 18 -

 Diyanet Vakfi = (Kendisine Allah'ın emri tebliğ edilince Firavun) dedi ki: Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi?


وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنتَ مِنَ الْكَافِرِينَ

 Şu’arâ / 19 -

 Diyanet Vakfi = Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!


قَالَ فَعَلْتُهَا إِذًا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ

 Şu’arâ / 20 -

 Diyanet Vakfi = Musa: Ben, dedi, o işi o anda sonunun ne olacağını bilmeyerek yaptım.


فَفَرَرْتُ مِنكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ

 Şu’arâ / 21 -

 Diyanet Vakfi = Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı.


وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدتَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ

 Şu’arâ / 22 -

 Diyanet Vakfi = O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrailoğullarını kendine kul köle etmendir.


قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 23 -

 Diyanet Vakfi = Firavun şöyle dedi: Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?


قَالَ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إن كُنتُم مُّوقِنِينَ

 Şu’arâ / 24 -

 Diyanet Vakfi = Musa cevap verdi: Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız, (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir.


قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ أَلَا تَسْتَمِعُونَ

 Şu’arâ / 25 -

 Diyanet Vakfi = (Firavun) etrafında bulunanlara: İşitiyor musunuz? dedi.


قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ

 Şu’arâ / 26 -

 Diyanet Vakfi = Musa dedi ki: O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir.


قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ

 Şu’arâ / 27 -

 Diyanet Vakfi = Firavun: Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir, dedi.


قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ

 Şu’arâ / 28 -

 Diyanet Vakfi = Musa devamla şunu söyledi: Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir.


قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهًا غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ

 Şu’arâ / 29 -

 Diyanet Vakfi = Firavun: Benden başkasını tanrı edinirsen, andolsun ki seni zindanlıklardan ederim! dedi.


قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُّبِينٍ

 Şu’arâ / 30 -

 Diyanet Vakfi = Musa: Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı? dedi.


قَالَ فَأْتِ بِهِ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ

 Şu’arâ / 31 -

 Diyanet Vakfi = Firavun: Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu! diye karşılık verdi.


فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ

 Şu’arâ / 32 -

 Diyanet Vakfi = Bunun üzerine Musa asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ apaçık koca bir yılan (oluvermiş)!


وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاء لِلنَّاظِرِينَ

 Şu’arâ / 33 -

 Diyanet Vakfi = Elini de (koynundan) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen (nur saçan bir şey oluvermiş)!


قَالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ

 Şu’arâ / 34 -

 Diyanet Vakfi = Firavun, çevresindeki ileri gelenlere: Bu, dedi, doğrusu çok bilgili bir sihirbaz!


يُرِيدُ أَن يُخْرِجَكُم مِّنْ أَرْضِكُم بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ

 Şu’arâ / 35 -

 Diyanet Vakfi = Sizi sihiriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?


قَالُوا أَرْجِهِ وَأَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ

 Şu’arâ / 36 -

 Diyanet Vakfi = Dediler ki: Onu ve kardeşini eğle ve şehirlere toplayıcı görevliler gönder;


يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ

 Şu’arâ / 37 -

 Diyanet Vakfi = Ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa sana getirsinler.


فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ

 Şu’arâ / 38 -

 Diyanet Vakfi = Böylece sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde biraraya getirildi.


وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنتُم مُّجْتَمِعُونَ

 Şu’arâ / 39 -

 Diyanet Vakfi = Halka: Siz de toplanıyor musunuz (haydi hemen toplanın), denildi.


لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِن كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ

 Şu’arâ / 40 -

 Diyanet Vakfi = (Firavun'un adamları:) Eğer üstün gelirlerse, herhalde sihirbazlara uyarız, dediler.


فَلَمَّا جَاء السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِن كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ

 Şu’arâ / 41 -

 Diyanet Vakfi = Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a: Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır değil mi? dediler.


قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَّمِنَ الْمُقَرَّبِينَ

 Şu’arâ / 42 -

 Diyanet Vakfi = Firavun cevap verdi: Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden de olacaksınız.


قَالَ لَهُم مُّوسَى أَلْقُوا مَا أَنتُم مُّلْقُونَ

 Şu’arâ / 43 -

 Diyanet Vakfi = Musa onlara: Ne atacaksanız atın! dedi.


فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ

 Şu’arâ / 44 -

 Diyanet Vakfi = Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve: Firavun'un kudreti hakkı için elbette bizler galip geleceğiz, dediler.


فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ

 Şu’arâ / 45 -

 Diyanet Vakfi = Sonra Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuveriyor!


فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ

 Şu’arâ / 46 -

 Diyanet Vakfi = (Bunu görünce) sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.


قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 47 -

 Diyanet Vakfi = (47-48) «Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine iman ettik» dediler.


رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ

 Şu’arâ / 48 -

 Diyanet Vakfi = (47-48) «Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine iman ettik» dediler.


قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ

 Şu’arâ / 49 -

 Diyanet Vakfi = Firavun, (kızgınlık içinde) dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Demek ki size sihiri öğreten büyüğünüzmüş o! Ama şimdi (size yapacağımı görecek ve) bileceksiniz: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!


قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ

 Şu’arâ / 50 -

 Diyanet Vakfi = «Zararı yok, dediler, (nasıl olsa) biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz.»


إِنَّا نَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا أَن كُنَّا أَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 51 -

 Diyanet Vakfi = «Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız.»


وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ

 Şu’arâ / 52 -

 Diyanet Vakfi = Musa'ya: Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü takip edileceksiniz, diye vahyettik.


فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ

 Şu’arâ / 53 -

 Diyanet Vakfi = Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi:


إِنَّ هَؤُلَاء لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ

 Şu’arâ / 54 -

 Diyanet Vakfi = «Esasen bunlar, sayıları az, bölük pörçük bir cemaattır.»


وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ

 Şu’arâ / 55 -

 Diyanet Vakfi = «(Böyle iken) kesinkes bizi öfkelendirmişlerdir.»


وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ

 Şu’arâ / 56 -

 Diyanet Vakfi = «Biz ise, elbette uyanık (ve yekvücut) bir cemaatız.» (diyor ve dedirtiyordu).


فَأَخْرَجْنَاهُم مِّن جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ

 Şu’arâ / 57 -

 Diyanet Vakfi = (57-58) Ama (sonunda) biz onları (Firavun ve kavmini), bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve değerli bir yerden çıkardık.


وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ

 Şu’arâ / 58 -

 Diyanet Vakfi = (57-58) Ama (sonunda) biz onları (Firavun ve kavmini), bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve değerli bir yerden çıkardık.


كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ

 Şu’arâ / 59 -

 Diyanet Vakfi = Böylece, bunlara İsrailoğullarını mirasçı yaptık.


فَأَتْبَعُوهُم مُّشْرِقِينَ

 Şu’arâ / 60 -

 Diyanet Vakfi = Derken (Firavun ve adamları) gün doğumunda onların ardına düştüler.


فَلَمَّا تَرَاءى الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسَى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ

 Şu’arâ / 61 -

 Diyanet Vakfi = İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları: İşte yakalandık! dediler.


قَالَ كَلَّا إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ

 Şu’arâ / 62 -

 Diyanet Vakfi = Musa: Asla! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir.


فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِب بِّعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ

 Şu’arâ / 63 -

 Diyanet Vakfi = Bunun üzerine Musa'ya: Asân ile denize vur! diye vahyettik. (Vurunca deniz) derhal yarıldı (on iki yol açıldı), her bölük koca bir dağ gibi oldu.


وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ الْآخَرِينَ

 Şu’arâ / 64 -

 Diyanet Vakfi = Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.


وَأَنجَيْنَا مُوسَى وَمَن مَّعَهُ أَجْمَعِينَ

 Şu’arâ / 65 -

 Diyanet Vakfi = Musa ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık.


ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ

 Şu’arâ / 66 -

 Diyanet Vakfi = Sonra ötekilerini suda boğduk.


إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 67 -

 Diyanet Vakfi = Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 68 -

 Diyanet Vakfi = Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.


وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَاهِيمَ

 Şu’arâ / 69 -

 Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) Onlara İbrahim'in haberini de naklet.


إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ

 Şu’arâ / 70 -

 Diyanet Vakfi = Hani o, babasına ve kavmine: Neye tapıyorsunuz? demişti.


قَالُوا نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ

 Şu’arâ / 71 -

 Diyanet Vakfi = «Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz» diye cevap verdiler.


قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ

 Şu’arâ / 72 -

 Diyanet Vakfi = İbrahim: Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı?


أَوْ يَنفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ

 Şu’arâ / 73 -

 Diyanet Vakfi = Yahut size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı?


قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا آبَاءنَا كَذَلِكَ يَفْعَلُونَ

 Şu’arâ / 74 -

 Diyanet Vakfi = Şöyle cevap verdiler: Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.


قَالَ أَفَرَأَيْتُم مَّا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ

 Şu’arâ / 75 -

 Diyanet Vakfi = (75-76) İbrahim dedi ki: İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın; neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?


أَنتُمْ وَآبَاؤُكُمُ الْأَقْدَمُونَ

 Şu’arâ / 76 -

 Diyanet Vakfi = (75-76) İbrahim dedi ki: İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın; neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?


فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِّي إِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 77 -

 Diyanet Vakfi = İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur);


الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ

 Şu’arâ / 78 -

 Diyanet Vakfi = Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur.


وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ

 Şu’arâ / 79 -

 Diyanet Vakfi = Beni yediren, içiren O'dur.


وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ

 Şu’arâ / 80 -

 Diyanet Vakfi = Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur.


وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ

 Şu’arâ / 81 -

 Diyanet Vakfi = Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O'dur.


وَالَّذِي أَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ

 Şu’arâ / 82 -

 Diyanet Vakfi = Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O'dur.


رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ

 Şu’arâ / 83 -

 Diyanet Vakfi = Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.


وَاجْعَل لِّي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ

 Şu’arâ / 84 -

 Diyanet Vakfi = Bana, sonra gelecekler içinde, iyilikle anılmak nasip eyle!


وَاجْعَلْنِي مِن وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ

 Şu’arâ / 85 -

 Diyanet Vakfi = Beni, Naîm cennetinin vârislerinden kıl.


وَاغْفِرْ لِأَبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ

 Şu’arâ / 86 -

 Diyanet Vakfi = Babamı da bağışla (ona tevbe ve iman nasip et). Çünkü o sapıklardandır.


وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ

 Şu’arâ / 87 -

 Diyanet Vakfi = (İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme.


يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ

 Şu’arâ / 88 -

 Diyanet Vakfi = O gün, ne mal fayda verir ne de evlât.


إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

 Şu’arâ / 89 -

 Diyanet Vakfi = Ancak Allah'a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).


وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ

 Şu’arâ / 90 -

 Diyanet Vakfi = (O gün) cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır.


وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ

 Şu’arâ / 91 -

 Diyanet Vakfi = Cehennem de azgınlara apaçık gösterilir.


وَقِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ

 Şu’arâ / 92 -

 Diyanet Vakfi = (92-93) Onlara: Allah'tan gayrı taptıklarınız hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine (olsun) yardımları dokunuyor mu? denilir.


مِن دُونِ اللَّهِ هَلْ يَنصُرُونَكُمْ أَوْ يَنتَصِرُونَ

 Şu’arâ / 93 -

 Diyanet Vakfi = (92-93) Onlara: Allah'tan gayrı taptıklarınız hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine (olsun) yardımları dokunuyor mu? denilir.


فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُونَ

 Şu’arâ / 94 -

 Diyanet Vakfi = (94-95) Artık onlar, o azgınlar ve İblis orduları, toptan oraya tepetaklak (cehenneme) atılırlar.


وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ

 Şu’arâ / 95 -

 Diyanet Vakfi = (94-95) Artık onlar, o azgınlar ve İblis orduları, toptan oraya tepetaklak (cehenneme) atılırlar.


قَالُوا وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ

 Şu’arâ / 96 -

 Diyanet Vakfi = Orada birbirleriyle çekişerek şöyle derler:


تَاللَّهِ إِن كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ

 Şu’arâ / 97 -

 Diyanet Vakfi = Vallahi, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.


إِذْ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 98 -

 Diyanet Vakfi = Çünkü biz sizi âlemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk.


وَمَا أَضَلَّنَا إِلَّا الْمُجْرِمُونَ

 Şu’arâ / 99 -

 Diyanet Vakfi = Bizi ancak o günahkârlar saptırdı.


فَمَا لَنَا مِن شَافِعِينَ

 Şu’arâ / 100 -

 Diyanet Vakfi = (100-101) Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var, ne de yakın bir dostumuz.


وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ

 Şu’arâ / 101 -

 Diyanet Vakfi = (100-101) Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var, ne de yakın bir dostumuz.


فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 102 -

 Diyanet Vakfi = Ah keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş daha olsa da, müminlerden olsak!


إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 103 -

 Diyanet Vakfi = Bunda elbet (alınacak) büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 104 -

 Diyanet Vakfi = Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.


كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ

 Şu’arâ / 105 -

 Diyanet Vakfi = Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar.


إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ

 Şu’arâ / 106 -

 Diyanet Vakfi = Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?


إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

 Şu’arâ / 107 -

 Diyanet Vakfi = Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 108 -

 Diyanet Vakfi = Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.


وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 109 -

 Diyanet Vakfi = Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 110 -

 Diyanet Vakfi = Onun için, Allah'tan korkun ve bana itaat edin.


قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ

 Şu’arâ / 111 -

 Diyanet Vakfi = Onlar şöyle cevap verdiler: Sana düşük seviyeli kimseler tâbi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç!


قَالَ وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 Şu’arâ / 112 -

 Diyanet Vakfi = Nuh dedi ki: Onların yaptıkları hakkında bilgim yoktur.


إِنْ حِسَابُهُمْ إِلَّا عَلَى رَبِّي لَوْ تَشْعُرُونَ

 Şu’arâ / 113 -

 Diyanet Vakfi = Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Bir düşünseniz!


وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 114 -

 Diyanet Vakfi = Ben iman eden kimseleri kovacak değilim.


إِنْ أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُّبِينٌ

 Şu’arâ / 115 -

 Diyanet Vakfi = Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.


قَالُوا لَئِن لَّمْ تَنتَهِ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ

 Şu’arâ / 116 -

 Diyanet Vakfi = Dediler ki: Ey Nuh! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşlanmışlardan olacaksın!


قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِ

 Şu’arâ / 117 -

 Diyanet Vakfi = Nuh: Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla suçladı.


فَافْتَحْ بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّنِي وَمَن مَّعِي مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 118 -

 Diyanet Vakfi = Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar.


فَأَنجَيْنَاهُ وَمَن مَّعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ

 Şu’arâ / 119 -

 Diyanet Vakfi = Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o dolu geminin içinde (taşıyarak) kurtardık.


ثُمَّ أَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَ

 Şu’arâ / 120 -

 Diyanet Vakfi = Sonra da geri kalanları suda boğduk.


إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 121 -

 Diyanet Vakfi = Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 122 -

 Diyanet Vakfi = Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.


كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ

 Şu’arâ / 123 -

 Diyanet Vakfi = Âd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı.


إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ

 Şu’arâ / 124 -

 Diyanet Vakfi = Kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?


إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

 Şu’arâ / 125 -

 Diyanet Vakfi = Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 126 -

 Diyanet Vakfi = Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.


وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 127 -

 Diyanet Vakfi = Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.


أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ

 Şu’arâ / 128 -

 Diyanet Vakfi = Siz her yüksek yere bir alâmet dikerek eğleniyor musunuz?


وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ

 Şu’arâ / 129 -

 Diyanet Vakfi = Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?


وَإِذَا بَطَشْتُم بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ

 Şu’arâ / 130 -

 Diyanet Vakfi = Yakaladığınız zaman, zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 131 -

 Diyanet Vakfi = Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.


وَاتَّقُوا الَّذِي أَمَدَّكُم بِمَا تَعْلَمُونَ

 Şu’arâ / 132 -

 Diyanet Vakfi = (132-134) Bildiğiniz şeyleri size veren, size davarlar, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden (Allah'a karşı gelmek)ten sakının.


أَمَدَّكُم بِأَنْعَامٍ وَبَنِينَ

 Şu’arâ / 133 -

 Diyanet Vakfi = (132-134) Bildiğiniz şeyleri size veren, size davarlar, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden (Allah'a karşı gelmek)ten sakının.


وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍ

 Şu’arâ / 134 -

 Diyanet Vakfi = (132-134) Bildiğiniz şeyleri size veren, size davarlar, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden (Allah'a karşı gelmek)ten sakının.


إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

 Şu’arâ / 135 -

 Diyanet Vakfi = Doğrusu sizin hakkınızda muazzam bir günün azabından endişe ediyorum.


قَالُوا سَوَاء عَلَيْنَا أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُن مِّنَ الْوَاعِظِينَ

 Şu’arâ / 136 -

 Diyanet Vakfi = (Onlar) şöyle dediler: Sen öğüt versen de, vermesen de bizce birdir.


إِنْ هَذَا إِلَّا خُلُقُ الْأَوَّلِينَ

 Şu’arâ / 137 -

 Diyanet Vakfi = Bu, öncekilerin geleneğinden başka bir şey değildir.


وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ

 Şu’arâ / 138 -

 Diyanet Vakfi = Biz azaba uğratılacak da değiliz.


فَكَذَّبُوهُ فَأَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 139 -

 Diyanet Vakfi = Böylece onu yalancılıkla suçladılar; biz de kendilerini helâk ettik. Doğrusu bunda büyük bir ibret vardır; ama çokları iman etmezler.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 140 -

 Diyanet Vakfi = Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.


كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ

 Şu’arâ / 141 -

 Diyanet Vakfi = Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı.


إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَالِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ

 Şu’arâ / 142 -

 Diyanet Vakfi = Kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?


إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

 Şu’arâ / 143 -

 Diyanet Vakfi = Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 144 -

 Diyanet Vakfi = Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.


وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 145 -

 Diyanet Vakfi = Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.


أَتُتْرَكُونَ فِي مَا هَاهُنَا آمِنِينَ

 Şu’arâ / 146 -

 Diyanet Vakfi = (146-148) Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde bırakılacak mısınız (sanırsınız)?


فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ

 Şu’arâ / 147 -

 Diyanet Vakfi = (146-148) Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde bırakılacak mısınız (sanırsınız)?


وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضِيمٌ

 Şu’arâ / 148 -

 Diyanet Vakfi = (146-148) Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde bırakılacak mısınız (sanırsınız)?


وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ

 Şu’arâ / 149 -

 Diyanet Vakfi = (Böyle sanıp) dağlardan ustaca evler yontuyorsunuz (oyup yapıyorsunuz).


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 150 -

 Diyanet Vakfi = Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.


وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ

 Şu’arâ / 151 -

 Diyanet Vakfi = (151-152) Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen aşırı gidenlerin emrine uymayın.


الَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ

 Şu’arâ / 152 -

 Diyanet Vakfi = (151-152) Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen aşırı gidenlerin emrine uymayın.


قَالُوا إِنَّمَا أَنتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ

 Şu’arâ / 153 -

 Diyanet Vakfi = Dediler ki: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!


مَا أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا فَأْتِ بِآيَةٍ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ

 Şu’arâ / 154 -

 Diyanet Vakfi = Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir.


قَالَ هَذِهِ نَاقَةٌ لَّهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ

 Şu’arâ / 155 -

 Diyanet Vakfi = Salih: İşte (mucize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir, dedi.


وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ

 Şu’arâ / 156 -

 Diyanet Vakfi = Ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi muazzam bir günün azabı yakalayıverir.


فَعَقَرُوهَا فَأَصْبَحُوا نَادِمِينَ

 Şu’arâ / 157 -

 Diyanet Vakfi = Buna rağmen onlar deveyi kestiler; ama pişman da oldular.


فَأَخَذَهُمُ الْعَذَابُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 158 -

 Diyanet Vakfi = Bunun üzerine onları azap yakaladı. Doğrusu bunda, büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 159 -

 Diyanet Vakfi = Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.


كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ

 Şu’arâ / 160 -

 Diyanet Vakfi = Lût kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı.


إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ

 Şu’arâ / 161 -

 Diyanet Vakfi = Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?


إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

 Şu’arâ / 162 -

 Diyanet Vakfi = Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 163 -

 Diyanet Vakfi = Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.


وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 164 -

 Diyanet Vakfi = Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.


أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 165 -

 Diyanet Vakfi = (165-166) Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz!


وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ أَزْوَاجِكُم بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ

 Şu’arâ / 166 -

 Diyanet Vakfi = (165-166) Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz!


قَالُوا لَئِن لَّمْ تَنتَهِ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ

 Şu’arâ / 167 -

 Diyanet Vakfi = Onlar şöyle dediler: Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden olacaksın!


قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُم مِّنَ الْقَالِينَ

 Şu’arâ / 168 -

 Diyanet Vakfi = Lût: Doğrusu, dedi, ben sizin bu işinizden tiksinmekteyim!


رَبِّ نَجِّنِي وَأَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ

 Şu’arâ / 169 -

 Diyanet Vakfi = Rabbim! Beni ve ailemi, onların yapageldiklerinden (vebalinden) kurtar.


فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ

 Şu’arâ / 170 -

 Diyanet Vakfi = Bunun üzerine onu ve bütün ailesini kurtardık.


إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ

 Şu’arâ / 171 -

 Diyanet Vakfi = Ancak bir kocakarı müstesna. O, geride kalanlardan (oldu).


ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ

 Şu’arâ / 172 -

 Diyanet Vakfi = Sonra diğerlerini helâk ettik.


وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا فَسَاء مَطَرُ الْمُنذَرِينَ

 Şu’arâ / 173 -

 Diyanet Vakfi = Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık; uyarılıp korkutulanların yağmuru ne kötü.


إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 174 -

 Diyanet Vakfi = Elbet bunda büyük bir ibret vardır; fakat çokları iman etmezler.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 175 -

 Diyanet Vakfi = Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.


كَذَّبَ أَصْحَابُ الْأَيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ

 Şu’arâ / 176 -

 Diyanet Vakfi = Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı.


إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ أَلَا تَتَّقُونَ

 Şu’arâ / 177 -

 Diyanet Vakfi = Şuayb onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?


إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

 Şu’arâ / 178 -

 Diyanet Vakfi = Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 179 -

 Diyanet Vakfi = Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.


وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 180 -

 Diyanet Vakfi = Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.


أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ

 Şu’arâ / 181 -

 Diyanet Vakfi = Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın.


وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ

 Şu’arâ / 182 -

 Diyanet Vakfi = Doğru terazi ile tartın.


وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ

 Şu’arâ / 183 -

 Diyanet Vakfi = İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.


وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْأَوَّلِينَ

 Şu’arâ / 184 -

 Diyanet Vakfi = Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah)tan korkun.


قَالُوا إِنَّمَا أَنتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ

 Şu’arâ / 185 -

 Diyanet Vakfi = Onlar şöyle dediler: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!


وَمَا أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ

 Şu’arâ / 186 -

 Diyanet Vakfi = Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin. Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz.


فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِّنَ السَّمَاء إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ

 Şu’arâ / 187 -

 Diyanet Vakfi = Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten azap yağdır.


قَالَ رَبِّي أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ

 Şu’arâ / 188 -

 Diyanet Vakfi = Şuayb: Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir, dedi.


فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ إِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

 Şu’arâ / 189 -

 Diyanet Vakfi = Velhasıl onu yalancı saydılar da, kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azabı idi!


إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 190 -

 Diyanet Vakfi = Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 191 -

 Diyanet Vakfi = Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.


وَإِنَّهُ لَتَنزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 192 -

 Diyanet Vakfi = Muhakkak ki o (Kur'an) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.


نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ

 Şu’arâ / 193 -

 Diyanet Vakfi = (193-195) (Resûlüm!) Onu Rûhu'l-emîn (Cebrail) uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.


عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ

 Şu’arâ / 194 -

 Diyanet Vakfi = (193-195) (Resûlüm!) Onu Rûhu'l-emîn (Cebrail) uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.


بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ

 Şu’arâ / 195 -

 Diyanet Vakfi = (193-195) (Resûlüm!) Onu Rûhu'l-emîn (Cebrail) uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.


وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ

 Şu’arâ / 196 -

 Diyanet Vakfi = O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardır.


أَوَلَمْ يَكُن لَّهُمْ آيَةً أَن يَعْلَمَهُ عُلَمَاء بَنِي إِسْرَائِيلَ

 Şu’arâ / 197 -

 Diyanet Vakfi = Benî İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?


وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ

 Şu’arâ / 198 -

 Diyanet Vakfi = (198-199) Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi.


فَقَرَأَهُ عَلَيْهِم مَّا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 199 -

 Diyanet Vakfi = (198-199) Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi.


كَذَلِكَ سَلَكْنَاهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ

 Şu’arâ / 200 -

 Diyanet Vakfi = (200-201) Onu günahkârların kalplerine böyle soktuk. Onun için, acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.


لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ

 Şu’arâ / 201 -

 Diyanet Vakfi = (200-201) Onu günahkârların kalplerine böyle soktuk. Onun için, acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.


فَيَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 Şu’arâ / 202 -

 Diyanet Vakfi = İşte bu (azap) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir.


فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنظَرُونَ

 Şu’arâ / 203 -

 Diyanet Vakfi = O zaman: Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba? diyeceklerdir.


أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ

 Şu’arâ / 204 -

 Diyanet Vakfi = (Durmadan mucize talebiyle) onlar bizim azabımızı mı çarçabuk istiyorlardı?


أَفَرَأَيْتَ إِن مَّتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ

 Şu’arâ / 205 -

 Diyanet Vakfi = (205-206) Ne dersin! Eğer biz onları yıllarca yaşatıp nimetlerden faydalandırsak, sonra tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına gelse!


ثُمَّ جَاءهُم مَّا كَانُوا يُوعَدُونَ

 Şu’arâ / 206 -

 Diyanet Vakfi = (205-206) Ne dersin! Eğer biz onları yıllarca yaşatıp nimetlerden faydalandırsak, sonra tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına gelse!


مَا أَغْنَى عَنْهُم مَّا كَانُوا يُمَتَّعُونَ

 Şu’arâ / 207 -

 Diyanet Vakfi = Faydalandırıldıkları nimetler onlara hiç yarar sağlamayacaktır.


وَمَا أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنذِرُونَ

 Şu’arâ / 208 -

 Diyanet Vakfi = (208-209) Biz hiçbir memleketi, öğüt vermek üzere (gönderdiğimiz) uyarıcıları (peygamberleri) olmadan yok etmemişizdir. Biz zalim değiliz.


ذِكْرَى وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ

 Şu’arâ / 209 -

 Diyanet Vakfi = (208-209) Biz hiçbir memleketi, öğüt vermek üzere (gönderdiğimiz) uyarıcıları (peygamberleri) olmadan yok etmemişizdir. Biz zalim değiliz.


وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ

 Şu’arâ / 210 -

 Diyanet Vakfi = O'nu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmedi.


وَمَا يَنبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ

 Şu’arâ / 211 -

 Diyanet Vakfi = Bu onlara düşmez; zaten güçleri de yetmez.


إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ

 Şu’arâ / 212 -

 Diyanet Vakfi = Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır.


فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ

 Şu’arâ / 213 -

 Diyanet Vakfi = O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun!


وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ

 Şu’arâ / 214 -

 Diyanet Vakfi = (Önce) en yakın akrabanı uyar.


وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 215 -

 Diyanet Vakfi = Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir.


فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تَعْمَلُونَ

 Şu’arâ / 216 -

 Diyanet Vakfi = Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.


وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ

 Şu’arâ / 217 -

 Diyanet Vakfi = Sen O mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan.


الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ

 Şu’arâ / 218 -

 Diyanet Vakfi = O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.


وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ

 Şu’arâ / 219 -

 Diyanet Vakfi = Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor).


إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

 Şu’arâ / 220 -

 Diyanet Vakfi = Çünkü her şeyi işiten, her şeyi bilen O'dur.


هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلَى مَن تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ

 Şu’arâ / 221 -

 Diyanet Vakfi = Şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi?


تَنَزَّلُ عَلَى كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ

 Şu’arâ / 222 -

 Diyanet Vakfi = Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler.


يُلْقُونَ السَّمْعَ وَأَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ

 Şu’arâ / 223 -

 Diyanet Vakfi = Bunlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.


وَالشُّعَرَاء يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ

 Şu’arâ / 224 -

 Diyanet Vakfi = Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyarlar.


أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ

 Şu’arâ / 225 -

 Diyanet Vakfi = (225-226) Onların her vâdide başıboş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?


وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ

 Şu’arâ / 226 -

 Diyanet Vakfi = (225-226) Onların her vâdide başıboş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?


إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللَّهَ كَثِيرًا وَانتَصَرُوا مِن بَعْدِ مَا ظُلِمُوا وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ

 Şu’arâ / 227 -

 Diyanet Vakfi = Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.