Sûre Açıklaması
Kamer Suresi (Arapça: سورة القمر), Kur'an'ın 54. suresi. Mekke devrinin ilk yıllarında, Tarık Suresi'nden sonra indirildiğine inanılmaktadır. Sure 55 ayetten oluşur. Kamer Suresi'nde, kıyamet gününden, peygamberlerin söylediklerini reddeden Nuh, Ad, Hud, Lut kavimleri gibi çeşitli kavimlerin ikaz edildiklerinden ve cezalandırıldığından, Allah'ın emirlerine uyanların cennete gideceklerinden bahsedilir. Muhammed bölünen Ay'ı işaret ederken. 16. yüzyıldan kalma bir falnameden alınan bu anonim resimde Muhammed yüzü görünmeyecek şekilde resmedilmiştir. Kamer suresinde İslam öncesi Arap şair ve hatiplerinin kullandığı deyimlere rastlanır. Daha sonraki dönemlerde önemli saptırmaların kaynağı olacak bu sözlerden en önemlisi ünlü hatip Kuss bin Saide ve "muallakat şairleri"nden İmruü'l-Kays'ın da kullandığı “Ay parçalandı” ifadeleridir. İmruü’l-Kays âşık olduğu kadının güzelliği karşısında dolunayın utancından ikiye bölünmesinden bahseder. (bkn. İmruü'l-Kays) Sure adını ilk ayetindeki “Ay yarıldı” ifadesinde geçen kamer kelimesinden almıştır. Bu ifade değişik tartışmalara konu olmuştur. bazı yazarlar ifadeyi “gelecek zaman” anlamı vererek çevirirler. “Ay parçalandı” ifadesi Arap dili uzmanı ve tefsirci El Kurtubi tarafından İslam öncesi Arap şiir ve hitabelerinde de kullanılan “her şeyin açıklığa kavuşması” anlamında bir deyim olarak tanımlamıştır. Surenin ayetleri ve hadis rivayetleriyle Muhammed’in bir parmak işaretiyle “ay’ın parçalanması” (“inşikak-ı kamer”) mucizesini anlatan ayetlere dönüşmüş ve Buhari dâhil pek çok ünlü ve güvenilen dini kaynağa girmiştir: "İbn-i Mes'ud şöyle demiştir: Resulullah (a.s) zamanında ay iki parçaya ayrıldı. Bir parçası dağın üstünde, bir parçası da önünde idi. Bunun üzerine Resûlullah "Şâhit olunuz!" buyurdu."

Mekki
Ay
54
55
342
1438
Sesli Süre Dinleme
Kamer

اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانشَقَّ الْقَمَرُ

 Kamer / 1 -

 Diyanet Vakfi = Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.


وَإِن يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ

 Kamer / 2 -

 Diyanet Vakfi = Onlar bir mucize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: Eskiden beri devam edegelen bir büyüdür, derler.


وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُّسْتَقِرٌّ

 Kamer / 3 -

 Diyanet Vakfi = Yalanladılar ve kendi heveslerine uydular. Halbuki her işin ulaşacağı yeri vardır.


وَلَقَدْ جَاءهُم مِّنَ الْأَنبَاء مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ

 Kamer / 4 -

 Diyanet Vakfi = Andolsun onlara, kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir.


حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا تُغْنِ النُّذُرُ

 Kamer / 5 -

 Diyanet Vakfi = Bu büyük bir hikmettir. Fakat (yüz çevirene) uyarılar ne fayda verir!


فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ إِلَى شَيْءٍ نُّكُرٍ

 Kamer / 6 -

 Diyanet Vakfi = Çağıranın görülmemiş bir şeye çağırdığı gün, sen de onlardan yüz çevir.


خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُّنتَشِرٌ

 Kamer / 7 -

 Diyanet Vakfi = (7-8) Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (utançtan yere bakar) bir halde ve dâvetçiye koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnada kâfirler: Bu, çok çetin bir gündür! derler.


مُّهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكَافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ

 Kamer / 8 -

 Diyanet Vakfi = (7-8) Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (utançtan yere bakar) bir halde ve dâvetçiye koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnada kâfirler: Bu, çok çetin bir gündür! derler.


كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ

 Kamer / 9 -

 Diyanet Vakfi = Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi, dediler. Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandı.


فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانتَصِرْ

 Kamer / 10 -

 Diyanet Vakfi = Bunun üzerine, Rabbine: Ben yenik düştüm, bana yardım et! diyerek yalvardı.


فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاء بِمَاء مُّنْهَمِرٍ

 Kamer / 11 -

 Diyanet Vakfi = Biz de derhal nehir gibi devamlı akan bir su ile göğün kapılarını açtık.


وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاء عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ

 Kamer / 12 -

 Diyanet Vakfi = Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. (Her iki) su, takdir edilmiş bir işin olması için birleşmişti.


وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ أَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ

 Kamer / 13 -

 Diyanet Vakfi = Nuh'u da tahtalardan yapılmış, çivilerle çakılmış gemiye bindirdik.


تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا جَزَاء لِّمَن كَانَ كُفِرَ

 Kamer / 14 -

 Diyanet Vakfi = İnkâr edilmiş olana (Nuh'a) bir mükâfat olmak üzere gemi, gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.


وَلَقَد تَّرَكْنَاهَا آيَةً فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

 Kamer / 15 -

 Diyanet Vakfi = Andolsun ki onu bir ibret olarak bıraktık, ibret alan yok mudur?


فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ

 Kamer / 16 -

 Diyanet Vakfi = Benim azabım ve uyarılarım nasılmış!


وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

 Kamer / 17 -

 Diyanet Vakfi = Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?


كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ

 Kamer / 18 -

 Diyanet Vakfi = Âd kavmi (Peygamberleri Hûd'u) yalanladı da azabım ve tehdidim nasılmış (gördüler).


إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُّسْتَمِرٍّ

 Kamer / 19 -

 Diyanet Vakfi = Biz onların üstüne, uğursuzluğu devamlı bir günde dondurucu bir rüzgâr gönderdik.


تَنزِعُ النَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُّنقَعِرٍ

 Kamer / 20 -

 Diyanet Vakfi = O rüzgâr, insanları, sökülmüş hurma kütükleri gibi yere seriyordu.


فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ

 Kamer / 21 -

 Diyanet Vakfi = Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!


وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

 Kamer / 22 -

 Diyanet Vakfi = Andolsun ki Kur’an’ı öğüt olması için kolaylaştırdık. Öğüt alan var mı?


كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ

 Kamer / 23 -

 Diyanet Vakfi = Semûd kavmi de uyarıcıları yalanladı.


فَقَالُوا أَبَشَرًا مِّنَّا وَاحِدًا نَّتَّبِعُهُ إِنَّا إِذًا لَّفِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ

 Kamer / 24 -

 Diyanet Vakfi = «Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz» dediler.


أَؤُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِن بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ

 Kamer / 25 -

 Diyanet Vakfi = «Vahiy, aramızda ona mı verildi? Hayır o, yalancı ve şımarığın biridir» (dediler.)


سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَّنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ

 Kamer / 26 -

 Diyanet Vakfi = Yarın onlar, yalancı ve şımarığın kim olduğunu bileceklerdir.


إِنَّا مُرْسِلُو النَّاقَةِ فِتْنَةً لَّهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ

 Kamer / 27 -

 Diyanet Vakfi = Gerçekten onları imtihan etmek için dişi deveyi gönderen biziz. Sen onları gözetle ve sabret.


وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْمَاء قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُّحْتَضَرٌ

 Kamer / 28 -

 Diyanet Vakfi = Onlara, suyun aralarında paylaştırıldığını haber ver. Her biri kendi içme sırasında gelsin.


فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطَى فَعَقَرَ

 Kamer / 29 -

 Diyanet Vakfi = Arkadaşlarını çağırdılar, o da (bundan cür'et alarak) kılıcını kaptı ve deveyi kesti.


فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ

 Kamer / 30 -

 Diyanet Vakfi = (Bu azgınlara) azabım ve uyarılarım nasıl oldu!


إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ

 Kamer / 31 -

 Diyanet Vakfi = Biz onların üzerlerine korkunç bir ses gönderdik. Hemen hayvan ağılına konan kuru ot gibi oluverdiler.


وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

 Kamer / 32 -

 Diyanet Vakfi = Andolsun biz Kur'an'ı, anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde düşünüp öğüt alan yok mu?


كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ

 Kamer / 33 -

 Diyanet Vakfi = Lût'un kavmi de uyarıcı peygamberleri yalanladı.


إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا إِلَّا آلَ لُوطٍ نَّجَّيْنَاهُم بِسَحَرٍ

 Kamer / 34 -

 Diyanet Vakfi = (34-35) Biz de üstlerine taş (yağdıran bir fırtına) gönderdik. Ancak Lût ailesi müstesna, katımızdan bir nimet olarak onları seher vaktinde kurtardık. Biz şükredeni işte böyle mükâfatlandırırız.


نِعْمَةً مِّنْ عِندِنَا كَذَلِكَ نَجْزِي مَن شَكَرَ

 Kamer / 35 -

 Diyanet Vakfi = (34-35) Biz de üstlerine taş (yağdıran bir fırtına) gönderdik. Ancak Lût ailesi müstesna, katımızdan bir nimet olarak onları seher vaktinde kurtardık. Biz şükredeni işte böyle mükâfatlandırırız.


وَلَقَدْ أَنذَرَهُم بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ

 Kamer / 36 -

 Diyanet Vakfi = Andolsun ki, Lût onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu tehditleri kuşkuyla karşıladılar.


وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَن ضَيْفِهِ فَطَمَسْنَا أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ

 Kamer / 37 -

 Diyanet Vakfi = Onlar Lût'un misafirlerine karşı kötülük yapmayı planlamışlardı. Hemen biz onların gözlerini silme kör ettik. «Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!» (dedik).


وَلَقَدْ صَبَّحَهُم بُكْرَةً عَذَابٌ مُّسْتَقِرٌّ

 Kamer / 38 -

 Diyanet Vakfi = Bir sabah kendilerine, yakalarını bir daha bırakmayacak olan bir azap gelip çattı.


فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ

 Kamer / 39 -

 Diyanet Vakfi = İşte azabımı ve uyarılarımı tadın! (denildi).


وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

 Kamer / 40 -

 Diyanet Vakfi = Andolsun biz Kur'an'ı, öğüt almak için kolaylaştırdık. O halde düşünüp ibret alan yok mu?


وَلَقَدْ جَاء آلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُ

 Kamer / 41 -

 Diyanet Vakfi = Şüphesiz Firavun'un kavmine de uyarıcılar gelmişti.


كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذْنَاهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُّقْتَدِرٍ

 Kamer / 42 -

 Diyanet Vakfi = Lâkin onlar bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları güç ve kudretimize lâyık bir şekilde yakaladık.


أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِّنْ أُوْلَئِكُمْ أَمْ لَكُم بَرَاءةٌ فِي الزُّبُرِ

 Kamer / 43 -

 Diyanet Vakfi = Şimdi sizin kâfirleriniz, onlardan daha mı iyidirler? Yoksa kitaplarda sizin için bir berât mı var?


أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُّنتَصِرٌ

 Kamer / 44 -

 Diyanet Vakfi = Yoksa «Biz, intikam almağa gücü yeten bir topluluğuz» mu diyorlar?


سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ

 Kamer / 45 -

 Diyanet Vakfi = O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır.


بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ أَدْهَى وَأَمَرُّ

 Kamer / 46 -

 Diyanet Vakfi = Bilakis kıyamet onlara vâdedilen asıl saattir ve o saat daha belâlı ve daha acıdır.


إِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ

 Kamer / 47 -

 Diyanet Vakfi = Şüphesiz suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler.


يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلَى وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ

 Kamer / 48 -

 Diyanet Vakfi = O gün yüzüstü ateşe sürüklendiklerinde «Cehennemin elemini tadın!» denir.


إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ

 Kamer / 49 -

 Diyanet Vakfi = Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.


وَمَا أَمْرُنَا إِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ

 Kamer / 50 -

 Diyanet Vakfi = Bizim buyruğumuz, bir anlık bakış gibi, bir tek sözden başka bir şey değildir.


وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا أَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

 Kamer / 51 -

 Diyanet Vakfi = Andolsun biz, sizin benzerlerinizi hep helâk ettik. Düşünüp ibret alan yok mu?


وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ

 Kamer / 52 -

 Diyanet Vakfi = Yaptıkları her şey kitaplarda (amel defterlerinde) mevcuttur.


وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ

 Kamer / 53 -

 Diyanet Vakfi = Küçük büyük her şey satır satır yazılmıştır.


إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ

 Kamer / 54 -

 Diyanet Vakfi = (54-55) Takvâ sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarında, güçlü ve Yüce Allah'ın huzurunda hak meclisindedirler.


فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِندَ مَلِيكٍ مُّقْتَدِرٍ

 Kamer / 55 -

 Diyanet Vakfi = (54-55) Takvâ sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarında, güçlü ve Yüce Allah'ın huzurunda hak meclisindedirler.